Tarihte işgal ettiği yer göz önüne alınınca, yaşarnını tekrar incelerneye çalışmak için birkaç neden bulunmaktadır. İlk olarak, onun kuramları öylesine derinlik ve bilgelik sahibi ki, on yıllar önce yaptığı öngörüler hala manşetiere egemen olmayı sürdürüyor, bu nedenle bu kurarnların kökeninde yatanı anlamaya çalışmamız büyük bir önem taşıyor. 1920’lerde hayal edilmesi dahi mümkün olmayan yeni nesil birtakım cihazlar (örn. uydular, lazerler, süper bilgisayarlar, nanoteknoloji, çekim dalgası algılayıcıları) evrenin dış kenarlarını ve atornun içini keşfettikçe, Einstein’ın öngörüleri başka bilim insanları için Nobel Ödülleri kazanıyor. Einstein‘ın masasındaki kırıntılar dahi bilime yeni bakış açıları kazandırrnakta. Örneğin 1993 Nobel Ödülü, gökyüzündeki ikili nötron yıldızlarının hareketini çözürnleyerek Einstein’ın 1916 yılında öngörrnüş olduğu çekim dalgalarının varlığını doğrulayan iki fizikçiye verildi. Ayrıca 2001 Nobel Ödülü, Einstein’ın 1924 yılında öngörrnüş olduğu, maddenin mutlak sıfır dolaylarında var olan yeni bir durumunun, Bose-Einstein yoğunlaşrnalarının varlığını doğrulayan üç fizikçiye verildi. Diğer öngörüler de halihazırda doğrulama aşamasında. Bir zamanlar Einstein’ın kurarnının garip bir yönü olarak kabul edilen kara delikler, artık Hubble Uzay Teleskopu ve Çok Büyük Dizge Radyo Teleskopu (Very Large Array Radio Telescope) tarafından tanımlanmaktadır. Einstein halkaları ve Einstein mercekleri yalnızca doğrulanrnakla kalmamış, gökbilirncilerin dış uzaydaki görünmeyen nesneleri ölçrnek için kullandığı önemli araçlar haline de gelmiştir. Einstein’ın “hataları” dahi evrene ilişkin bilgilerirnize önernli katkılar olarak kabul edilmektedir. 2001 yılında gökbilirnciler, Einstein’ın en büyük hatası olarak kabul edilen “evrensel sabit” in aslında evrendeki en büyük enerji yoğunlaşrnasını içerdiğine ve evrenin nihai kaderini belirleyeceğine ilişkin inandırıcı kanıtlar bulmuştur. Böylece, Einstein’ın öngörülerini doğrulayan kanıtlar üst üste yığıldıkça, deneysel açıdan onun mirası üzerinde bir “rönesans” meydana gelmektedir.

Ruhların bu karmakarışık dünyasına düzen getirecek olan kişi, bir bakıma yaratılış ve kişilik açısından Einstein’ ın tam tersiydi. Einstein basın mensupianna zamanını daima cömertçe sunar ve onların hoşuna gidecek cümleler söylerken, Newton paranoya egilimi taşıyan bir münzevi olarak ünlenmişti. Başkalarına karşı son derece kuşkucu olan Newton ile diger bilim insanları arasında öncelik konusunda uzun yıllar süren kan davaları yaşanmıştı. Az konuşması, bir efsane olmuştu: İngiltere Parlamentosunda 1689-1690 dönemindeki üyeligi sırasında kayıtlara göre onun saygıdeger meclis heyeti önündeki tek konuşması, bir esinti hissederek görevlilerden birine pencereyi kapatması için yapılmıştı. Biyografi yazarı Richard S. Westfall’a göre, Newton “işkence altında olan bir adam, en azından orta yaş dönemi boyunca sinir krizinin eşiginde bocalayan son derece nevrotik bir kişilikti.” Fakat bilim söz konusu olduğu zaman hem Newton, hem de Einstein, pek çok önemli özelligi paylaşan gerçek birer ustaydılar. Her ikisi de fiziksel bitkinlik ve çöküşe gidecek kadar yogun bir odaklanma içerisinde tutkuyla haftalar ve aylar geçirebilirlerdi. Ve her ikisi de evrenin gizemlerini hayallerinde basit bir resim halinde canlandırma yetenegine sahipti.

Şaşkınlıkla gördü ki, bu hız ışık hızıdır. Üstelik, on dokuzuncu yüzyılın belki de en devrimci beyanını yaparak, bunun ışık olduğunu öne sürdü. Maxwell, daha sonra meslektaşlarına bir kehanette bulundu, “Işığın elektriksel ve manyetik olayların nedeni olan enine titreşimlerden meydana geldiği sonucundan kaçınmamız pek mümkün görünmemektedir.” Işığın özelliklerini anlamak için binlerce yıl süren meraklı arayışın ardından bilim insanları, onun en derin gizemlerini en sonunda anlamayı başarmışlardı. Newton’un bir anda ortaya çıkan kuvvetlerinin aksine, bu alanlar belirli bir hızda hareket etmekteydi: Işık hızında. Maxwell’in çalışmaları, son bir buçuk asırdır her elektrik mühendisinin ve fizikçinin ezbere bilmek zorunda olduğu sekiz adet zor kısmi diferansiyel denklem (“Maxwell denklemleri” olarak bilinirler) halinde yazıldı. Günümüzde üzerinde bu sekiz denklemin tümünün bütün şan ve şerefiyle yazılı olduğu bir tişört satın almak mümkündür. Tişörtün üstünde denklemlerden önce “Başlangıçta Tanrı dedi ki … “, denklemlerden sonra ise ” … ve ışık meydana geldi” diye yazar. On dokuzuncu yüzyılın sonunda Newton ve Maxwell’in deneysel başarısı o denli büyüktü ki, bazı fizikçiler bilimin bu iki büyük devinin evrene dair tüm temel soruları yanıtlamış olduğunu kendilerine güvenerek öngörmüşlerdi. Max Planck (kuantum kuramının babası) danışmanma fizikçi olmak istediğini söylediği zaman, kendisine alan değiştirmesi söylenmişti, çünkü fizik esas itibariyle bitmiş bulunuyordu. Keşfedilecek yeni hiçbir şey olmadığı aniatılmıştı ona. Bu görüşler, ufukta görünebilecek açıklanamamış belki birkaç küçük “bulut” haricinde fiziğin temel olarak tamamlanmış bulunduğunu söyleyen on dokuzuncu yüzyılın ünlü fizikçisi Lord Kelvin tarafından da tekrarlanmıştı.

Faraday, Maxwell ve Thomas Edison’un hepsi de elektriğin gücünü dizginlernekte kullanılan keşifleri artık dünyanın her yanındaki şehirleri aydınlatrnaktaydı ve Herrnann, dinarnolar ve elektrikli aydınlatma araçları üretiminde bir gelecek görmüştü. Bununla beraber, piyasanın riskli oluşu dönemsel mali krizIere ve iflasiara yol açarak Einstein’ın doğumundan bir yıl sonra gittikleri Münih dahil olmak üzere çocukluğu sırasında aileyi birkaç kere yer değiştirmek zorunda bırakmışh. Küçük Einstein konuşmayı çok geç söktü, o kadar geç ki, ailesi onun geri zekalı olabileceğinden korkmaya başlamıştı. Fakat en sonunda konuşmaya başladığı zaman, tam cümleler kurmaya başladı. Yine de, dokuz yaşındaki bir çocuk için dahi pek iyi konuşamıyordu. Tek kardeşi, Albert’ten iki yaş küçük olan kız kardeşi Maja idi (Albert, başlangıçta evin yeni misafirini anlarnakta zorlanrnıştı. Ağzından çıkan ilk ifadelerden birisi “İyi ama nerede bunun tekerlekleri?” olmuştu). Albert’in küçük kardeşi olmak hiç de keyifli bir şey değildi, çünkü onun eline geçen her şeyi kızın kafasına fırlatmak gibi bir huyu vardı. Kız kardeşi daha sonra “Bir düşünürün kardeşi olmak için sağlam bir kafatası gerekir” diye dert yanrnıştı. Efsanenin aksine, Einstein okulda iyi bir öğrenciydi, fakat yalnızca matematik ve fen gibi ilgisini çeken alanlarda başarılıydı. Alman eğitim sistemi, öğrencileri ezbere dayalı kısa yanıtlar vermeye özendiriyordu – aksi takdirde pannaklara vuruluna acı verici darbelerle cezalandırılabilirlerdi. Bununla beraber, genç Albert yavaşça, duraklayarak, kelimelerini dikkatle seçerek konuşrnaktaydı. Mükemmel öğrenci olmanın çok uzağında, yaratıcılığı ve hayal gücünü ezip yok eden, onların yerine beyni uyuşturan tekrarları getiren boğucu, otoriter bir sisternin altında kıvranrnaktaydı. Babası başöğretrnene Albert’in hangi rnesleğe yönelmesi gerektiğini sorduğu zaman, şu cevabı almıştı: “Hiç fark etmez; hiçbir şeyde başarılı olması mümkün değil.” Einstein’ın hal ve tavırları erken yaşlarda kendini göstermişti. Genellikle düşüneeye veya okumaya dalrnış, hayalperest bir tarzı vardı. Sınıftaki arkadaşları, ona inek öğrenci anlamına gelen Biedcmıeier diye seslenerek alaya alırlardı.

Einstein’ın ilgisini çeken tek şey Marie’ye karşı giderek artan sevgisi değildi, aynı zamanda ışık ve elektriğin gizemlerine de hayranlık duymaktaydı. 1895 yazında ışık ve eter konusunda “Bir Manyetik Alan İçerisinde Eter’in Durumunun Araştırılması” başlıklı bağımsız bir makale yazdı ve bu makaleyi Belçika’ da bulunan en sevdiği dayısı Caesar Koch’a gönderdi. Yalnızca beş sayfa uzunluğundaki bu ilk bilimsel makalesinde kendisini çocukken çok cezbeden manyetizma adlı şu gizemli kuvvetin eter’ deki bir tür şekil bozukluğu olarak kabul edilebileceğini öne sürmekteydi. Talmud, yıllar önce Einstein’ı Aaron Bernstein’ın Doğa Bilimleri Konusunda Popüler Kitapları ile tanıştırmıştı. Einstein, daha sonra bunun “dikkatten nefesi kesilmiş halde okuduğu bir çalışma” olduğunu yazacaktı. Bu kitap, onun üzerinde çok önemli bir etki yapacaktı, çünkü yazar, elektriğin gizemleri konusunda bir de tartışma eklemişti. Bernstein, okurdan bir telgraf telinin içerisinde hayal ürünü bir geziye çıkmasım, bir elektrik sinyalinin yam sıra inanılmaz hızlarda koşmasını istemekteydi. Einstein, on altı yaşındayken ona sonradan insanlık tarihinin akışını değiştirecek ilhamı veren bir gündüz düşü görmüştü. Belki de Bernstein’ın kitabındaki hayali yolculuğu hatırlayan Einstein, kendisini bir ışık demetinin yanı sıra koşarken hayal etmiş ve kendi kendine çok önemli bir soru sormuş tu: Işık demeti neye benzerdi? Newton’un hayalinde bir taşı dünyamn etrafında yörüngeye girineeye kadar fırlattığını canlandırması gibi, Einstein’ın da böyle bir ışık demetini hayal etmeye çalışması, derin ve şaşırtıcı sonuçlara yol açacaktı.

W eber’in derin nefretinden habersiz olan Einstein, geleceğini daha da fazla baltaladığının farkında olmadan onun ismini referans olarak vermek hatasına düştü. Bu hatanın meslek yaşamını muhtemelen daha başlamadan ölüme mahkum etmiş olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlamıştı. “Eğer Weber benimle dürüst olmayan bir oyun oynamamış olsaydı uzun zaman önce [bir iş] bulmuş olurdum. Ne olursa olsun, çalınmadık kapı bırakınıyorum ve mizah anlayışımdan vazgeçmiyorum . … Tanrı eşeği yarattı ve ona kalın bir deri verdi,” diye acı bir şekilde hayıflanmıştı. Einstein bu arada İsviçre vatandaşlığı için de başvuruda bulunmuştu, fakat bir iş sahibi olduğunu kanıtlayıncaya kadar buna olanak yoktu. Dünyası hızla çökmekteydi. Sokaklarda bir dilenci gibi keman çalmak zorunda kalabileceğini dahi düşünüyordu. Oğlunun çaresizlik içerisinde karşı karşıya bulunduğu durumun ciddiyetini anlayan babası, Leipzig’ de bulunan Profesör Wilhelm Ostwald’a bir mektup yazarak oğluna bir asistanlık vermesi için ricada bulundu (Ostwald, bu mektuba yanıt dahi vermedi. Komiktir ki Ostwald, on yıl sonra fizik alanında Nobel Ödülü için Einstein’ı aday gösteren ilk kişi olacaktı). Einstein, dünyanın birdenbire nasıl adaletsiz bir hal aldığını şöyle anlatıyordu: “Herkes, yalnızca bir mideye sahip olduğu için, bu kovalarca ota katılmakla cezalandırılrnıştır.” Üzgün bir ifadeyle devarn etmişti,” Akrabatarım için bir yükten başka bir şey değilim . … Hiç yaşarnamış olsaydım mutlaka daha iyi olurdu.”

Michelson ve Morley, akıllıca bir deney tasarladılar. Tek bir ışık demeti iki ayrı demete bölünecek, bunların her biri birbirine dik açı yapacak şekilde başka bir yöne gönderilecekti. Aynalar, bu ışık demetlerini geldikleri yere yansıtacak, sonra bu iki demet birleştirilecek ve birbirlerini etkilernelerine olanak sağlanacaktı. Aletin tamamı, serbestçe dönebilmesi için cıvadan yapılmış bir yatak üzerine dikkatle yerleştirilecek tL Düzenek o kadar hassash ki, geçen at arabalarının hareketlerini dahi kolaylıkla atmaktaydı. Eter kuramma göre, iki demetin farklı hızlarda yol alması gerekiyordu. Örneğin demetlerden birisi eter içerisinde dünyanın gittiği yönde gidecek, diğeri ise eter rüzgarıyla 90 derece açı yapan bir yol üzerinde hareket edecekti. Böylece, kaynağa geri döndükleri zaman birbirlerine göre farklı fazda olmaları gerekmekteydi. Michelson ve Morley, düzenek nereye yönlendirilirse yönlendirilsin, bütün ışık demetlerinin hızının da aynı olduğunu şaşkınlıkla gördüler. Bu, çok rahatsız ediciydi, çünkü ortada eter rüzgarı diye bir şey var olmadığı ve düzeneklerini bütün yönlere çevirmelerine karşın ışığın hızının asla değişınediği anlamına geliyordu. Bu durum, fizikçileri, ikisi de aynı ölçüde tatsız iki seçenekle karşı karşıya bırakmıştı. Bunlardan birisi, dünyanın etere göre tam anlamıyla hareketsiz olduğuydu. Bu seçenek, dünyanın evrendeki yerinin herhangi bir özellik taşımadığını bulan Kopernik’in orijinal çalışmalarından bu yana gök bilimi hakkında bilinen her şeyle çelişiyormuş gibi görünüyordu. İkinci seçenek ise, eter kuramından ve onunla beraber Newton mekaniğinden vazgeçmekti.
O akşam evine döndüğünde, morali bozuk olmasına karşın Einstein’ın düşünceleri hala kafasında yarış yapmaktaydı. Bem’ de bir tramvaya bindiğini ve şehrin tümüne egemen olan meşhur saat kulesine dönüp baktığını özellikle hatırlıyor. Sonra, bu tramvay saat kulesinden ışık hızında uzaklaştığı takdirde ne olacağını gözünün önüne getirdi. Çabucak farkına vardı ki, saat durmuş görünecekti, çünkü ışık tramvaya yetişemeyecekti, fakat tramvayın içinde bulunan kendi saati normal şekilde çalışacaktı. Derken, bütün problemin anahtarı, beyninde bir şimşek gibi çaktı. Einstein, “Beynimde bir fırtına koptu,” diye hatırlıyor. Yanıt, basit ve şık idi: Zaman, sizin ne kadar hızlı hareket ettiğinize bağlı olarak evrenin her tarafında farklı hızlarda akabilir. Uzayın farklı noktalarına dağıtılmış, her biri farklı zamanları gösteren, her biri farklı bir hızda çalışan saatleri gözünüzün önüne getirin. Dünya üzerindeki bir saniye, Ay üzerindeki bir saniye veya Jüpiter üzerindeki bir saniye ile aynı uzunlukta değildi. Aslına bakılacak olursa, siz ne kadar yüksek bir hızla hareket ediyorsanız, zaman o kadar yavaşlıyordu (Bir seferinde Einstein, görelilik kuramında evrenin her noktasına her biri farklı hızda çalışan saatler yerleştirdiğini, fakat gerçek hayatta tek bir saat alacak kadar dahi parasının olmadığını söyleyerek espri yapmıştı). Bu, bir çerçeve içerisinde aynı anda meydana gelen olayların başka bir çerçeve içerisinde Newton’un zannettiği gibi aynı anda meydana gelmek zorunda olmadığı anlamına gelmekteydi. Nihayet “Tanrı’nın düşüncelerinin” içine girebilmişti.
Diger taraftan, bazıları da sürekli olarak seyahat eden, Mileva’yı iki çocuğunu çoğunlukla tek başına büyütmek zorunda bırakan Einstein’ı mükemmel koca olarak tanımlamanın zor olduğunu düşünmekteydi. Herkesin bildiği gibi, yüzyılın başında seyahat etmek zordu ve yoğun seyahatler onun günlerce ve haftalarca evden uzak kalmasına yol açıyordu. Geceleri gelip geçen gemiler gibi, evde olduğu zaman ya yemek için, ya da tiyatroya gitmek için karşılaşıyorlardı. Matematiğin soyut dünyasına öylesine gömülmüş durumdaydı ki, karısıyla iletişim kurmak için çok az duygusal enerjisi oluyordu. Bu da yetmiyormuş gibi, karısı onun sık seyahatlerinden şikayet ettikçe, o da fizik dünyasının içerisine daha fazla gömülmekteydi. Belki her iki suçlamada da gerçeklik payı olduğunu ve kabahatlİ aramanın yararsız olduğunu söylemek, en doğrusu olacaktır. Geriye dönüp bakıldığı zaman bu evliliğin muazzam sıkıntılarla karşılaşmasının kaçınılmaz olduğu muhtemelen görülebilir. Belki de arkadaşları, yıllar önce bu ikilinin birbiriyle uyumlu olmadığını söylerken haklıydılar. Kırılma noktasına Einstein’ ın Berlin’ den gelen öneriyi kabul etmesi üzerine ulaşılmıştı. Mileva’nın Berlin’ e gitmek konusunda tereddütleri vardı. Belki de Cermen kültürünün ortasında kalmış bir Slav olma fikri ona çok korkutucu gelmekteydi; daha da önemlisi, Einstein’ın akrabalarının çoğu Berlin’ de yaşıyordu ve Mileva, onların sert, onaylamayan bakışlarının altında ezilmekten korkmaktaydı. Kocasının ailesinin ondan nefret etmekte olduğu, gizli bir şey değildi. Başlangıçta Mileva ve çocuklar Einstein ile birlikte Berlin’ e gitti, fakat Mileva, birdenbire çocukları da alarak Zürich’e geri döndü. Bir daha asla birleşmediler. Çocuklarını herkesten fazla seven Einstein, yıkılmıştı. O andan itibaren çocuklarıyla uzak mesafeli bir ilişki kurmak, onları görebilmek için Berlin’ den Zürich’ e on saatlik yorucu bir yolculuk yapmak zorunda kaldı. Einstein’ın sekreteri Helen Dukas’ın yazdığına göre, çocukların velayeti en sonunda Mileva’ya verildiği zaman Einstein bütün dönüş yolculuğu boyunca ağlamıştı.
Güneş’in yıldızlardan gelen ışığı örtmesi nedeniyle, yıldız ışığının bükülmesi konusundaki herhangi bir deneyin Güneş’ten gelen ışıkların Ay tarafından durdurulduğu ve yıldızların gündüz vakti görülebilir hale geldiği bir Güneş tutulması sırasında yapılması gerekecekti. Einstein, bir Güneş tutulması sırasında gökyüzünün gündüz vakti çekilen fotoğrafları ile aynı gökyüzünün gece vakti çekilen fotoğrafları karşılaştırıldığı zaman, Güneş’ in yakınındaki yıldızların konumunda hafif bir bozulma görülmesi gerekeceğini düşünmekteydi (Ay’ın varlığı da Ay’ın çekimi nedeniyle yıldız ışığının biraz bükülmesine yol açar, fakat bu, çok daha büyük olan Güneş’in yıldız ışığında meydana getirdiği bükülmeye kıyasla çok küçük bir miktardadır. Bu nedenle, Güneş tutulması sırasında yıldız ışığının bükülmesi, Ay’ın varlığından etkilenmez). Özdeşlik yasası, ışık demetlerinin yerçekimi tarafından çekilmesinin yol açtığı hareketi yaklaşık olarak hesaplaması için ona yardımcı olabilirdi, fakat bu işlem ona çekimin kendisi hakkında hala hiçbir şey söylemiyordu. Eksik olan şey, bir çekim alanı kuramıydı. Hatırlayacak olursanız Maxwell denklemleri, içerisinde kuvvet çizgilerinin titreşebilen ve kuvvet çizgileri boyunca yol alan dalgaları destekleyen bir örümcek ağına benzediği gerçek bir alan kuramını tanımlamaktaydı. Einstein, kuvvet çizgilerinin ışık hızında hareket eden çekimsel titreşimleri destekleyebilen bir çekim alanı peşindeydi.
Merkür’ün yörüngesi neden oynaktı ve neden Newton yasalarından hafif bir sapma gösteriyordu. Normal olarak gezegenler, Güneş’in etrafındaki yolculukları sırasında yakındaki diğer gezegenlerden kaynaklanan çekimin yol açtığı küçük bozukluklar nedeniyle yörüngenin bir papatyanın yapraklarına benzemesi haricinde, mükemmel elipsler çizerler. Bununla beraber, Merkür’ün yörüngesi, yakındaki gezegenlerin müdahalesi dikkate alındığı zaman dahi, Newton yasalarından küçük fakat belirgin bir sapma göstermekteydi. “Günberi kayması” olarak adlandırılan bu sapma, ilk olarak 1859 yılında, Newton yasaları ile açıklanamayan, yüzyıl başına 43,5 ark saniyelik minicik bir sapma hesaplayan Urban Leverrier tarafından gözlemlenmişti (Newton’un hareketle ilgili yasalarında çelişkilerin varlığının fark edilişi ilk kez olmuyordu. 1800’lü yılların başlannda Uranüs’ün yörüngesindeki benzer bir aynaklık nedeniyle şaşıran gökbilimciler, zor bir seçimle karşı karşıya kalmışlardı: Ya hareket yasalarını bir kenara atacaklardı, ya da Uranüs’ün yörüngesini etkileyen bilinmeyen başka bir gezegenin varlığı üzerine bir postulat üreteceklerdi. 1846 yılında, tam da Newton yasaları tarafından olması gerektiği öngörülen yerde Neptün olarak adlandırılan yeni bir gezegen keşfedildiği zaman, fizikçiler rahat bir nefes almışlardı). Fakat Merkür, gizemini korumaktaydı. Gökbilimciler, Newton’u bir kenara bırakmak yerine eski ve geçerli geleneğe uyarak Merkür’ün yörüngesinin içerisinde Güneş’in etrafında dönen “Vulkan” adında yeni bir gezegenin varlığı konusunda postulat ürettiler. Bununla beraber gökbilimciler, geceleri gökyüzünde tekrar tekrar aramalarına karşın böyle bir gezegenin varlığına ilişkin hiçbir deneysel kanıt bulamadılar.

Arthur Eddington, Batı Afrika sahilleri açıklarında Cine körfezinde bulunan Principe Adası’nda kamp kurdu. Andrew Crornrnelin yönetimindeki başka bir ekip ise kuzey Brezilya’ daki Sobral’ e yelken açtı. Kötü hava koşulları, özellikle yagrnur bulutlarının Güneş’ i kapatrnası, deneyi neredeyse tarnamen rnahvedecekti. Fakat bulutlar, öğleden sonra saat 13.30 sularında mucizevi bir şekilde tam da yıldızların fotograflanrnasına olanak verecek şekilde dizildi. Bununla beraber, ekiplerin İngiltere’ye dönmesi ve ellerindeki verileri dikkatli bir şekilde incelernesi için aylar geçmesi gerekrnişti. Eddington, elindeki fotoğrafları birkaç ay önce İngiltere’ de aynı teleskop vasıtası ile çekilmiş olan başka fotograflarla karşılaştırma olanagıru nihayet bulabildiği zaman, 1,61 ark saniyelik bir ortalama sapma var olduğunu buldu. Buna karşılık, Sobral’ın ekibi 1,98 ark saniyelik bir değer elde etmişti. Bunun ortalamasını alarak yaptıkları hesabın sonucunda 1,79 ark saniyelik bir değer elde ettiler, bu da Einstein’ın öngördügü 1,74 ark saniyelik değeri deneysel hata sırurları içerisinde doğrularnaktaydı. Eddington, daha sonraları Einstein’ın kurarnını doğrularnış olmanın yaşarnındaki en büyük an oldugunu söylemiştir. 22 Eylül 1919 tarihinde Einstein, nihayet Hendrik Lorentz’ den onu harika haberler konusunda bilgilendiren bir telgraf aldı. Einstein, heyecan içinde annesine bir mektup yazdı, “Sevgili Anneciğirn – Bugün iyi haberler aldım. H.A. Lorentz bana ışıgın Güneş tarafından saptığının İngiliz ekibi tarafından gerçekten kanıtlandıgını telgrafla bildirdi.” Görünüşe göre Max Planck, Güneş tutulması verilerinin genel göreliliği doğrulayıp dogrularnayacağını görrnek için sabaha kadar uyurnarnıştı. Einstein, sorıradan şaka yapmıştı, “Eğer genel göreliligi gerçekten anlarnış olsaydı, benim yaptıgırn gibi gidip yatardı.”

Geleneksel felsefeye şüpheci bir şekilde yaklaşmasına karşın, dinin ortaya getirdiği gizernlere, özellikle var oluşun doğasına karşı derin bir saygı duyrnaktaydı. Şöyle yazmıştı: “Din olmadan bilim topaldır, bilim olmadan ise din kördür.” Gizerne karşı sergilediği bu bakışı ise bütün bilimlerin pınarı olarak görmekteydi: “Bilim alanındaki bütün kurgular, derin dini duygulardan kaynaklanır.” Devarn ediyordu: “İnsanın yaşayabileceği en güzel ve en derin deneyim, gizem duygusudur. Bu, dinin ve bilim ile sanattaki en ciddi uğraşların tümünün temelinde yatan ilkedir.” Şu şekilde tarnarnlıyordu,” Eğer içimde dinsel olarak tanımlanabilecek bir şey varsa, o da bilirnin şimdiye değin açığa çıkartabildiği kadarıyla dünyanın yapısına duyduğum sınırsız hayranlıktır.” Din hakkında belki de en zarif ve en net ifadesi, 1929 yılında yazılmıştı: “Ben bir ateist değilim ve kendimi bir panteist olarak tanırnlayabileceğirni de zannetrniyorurn. Biz, pek çok değişik dilde yazılmış kitaplada dolu muazzam bir kütüphaneye giren küçük bir çocuğa benziyoruz. Çocuk, bu kitapları birisinin yazmış olması gerektiğini bilir. Nasıl yazıldığını bilmez. Bunların yazıldığı dilleri bilmez. Çocuk, kitapların yerleştirilişinde gizemli bir düzen mevcut olduğunu tahmin etmekte, fakat bunun ne olduğunu bilmemektedir. Bana öyle geliyor ki, en zeki insanın dahi Tanrı’ya karşı durumu, budur. Harikulade bir şekilde düzenlenmiş ve belli yasalara itaat eden bir evren görüyoruz, fakat bu yasaları çok belirsiz bir şekilde anlayabiliyoruz. Sınırlı zihinlerirniz, takımyıldızları hareket ettiren gizemli güçleri kavrayarnıyor. Spinoza’nın panteizrni karşısında ağzırn açık kalıyor, fakat onun çağdaş düşüneeye yaptığı katkı- 96 İkinci Resim: Çarpık Uzay – Zaman lara daha da fazla hayranlık duyuyorum, çünkü o, ruh ve vücudu iki ayrı şey olarak değil, tek bir varlık olarak gören ilk düşünürdür.” Einstein, dini tartışmalar sırasında genellikle birbiri ile karıştırılan iki tür Tanrı arasında sık sık bir ayrım yapardı. İlk olarak kişisel Tanrı, duaları kabul eden, suları ortadan yaran ve mucizeleri gerçekleştiren Tanrı vardı. Bu, İncil’in Tanrısı, müdahaleci Tanrıydı. Sonra bir de Einstein’ın inandığı Tanrı, Spinoza’nın Tanrısı, evreni yöneten basit ve zarif yasaları yaratan Tanrı vardı. Einstein, medyanın yarattığı bu sirk havası içerisinde dahi mucizevi bir şekilde odaklanmasını asla kaybetmedi ve çabalarını evrenin bu yasalarını araştırmaya adadı. Atlantik’i geçen gemilerde veya uzun tren seyahatlerinde olduğu sıralarda kendisini dikkat dağıtıcı şeylerden uzaklaştırarak çalışmaları üzerine disiplinli bir şekilde odaklanıyordu. Ve bu süre içinde Einstein’ın ilgisini çeken tek şey, denklemlerinin evrenin yapısını çözmek için ne kadar yeterli olacağıydı.

Bu, kuantum kuramının derin, haritası çıkartılmamış suların içine daldığı karar am idi. O zamana kadar kuantum olayının istatistiksel olduğunu, trilyonlarca elektronun ortalama hareketlerini temsil ettiğini öne sürmek mümkündü. Şimdi ise, tek bir elektronun hareketleri dahi hassas şekilde belirlenemez olmuştu. Einstein dehşet içerisindeydi. Klasik fiziğin en fazla el üstünde tutulan fikirlerinden biri olan belirlenirnciliğin sevgili arkadaşı Max Bom tarafından bir kenara itilmekte olduğunu gördüğü için, kendisini sanki ihanete uğramış gibi hissediyordu. Esas itibarıyla belirlenimcilik, eğer şu an hakkında her şeyi biliyorsanız geleceği belirleyebilirsiniz demektedir. Örneğin, Newton’un fiziğe yaptığı büyük katkı, Güneş sisteminin o andaki durumunu bildiği zaman kuyruklu yıldızların, ayların ve gezegenlerin hareketini kendisine ait hareket yasalarıyla öngörebilmesiydi. Fizikçiler, gök cisimlerinin ilke olarak milyonlarca yıl sonraki hareketlerini öngörmelerini sağlayan Newton yasalarının doğruluğunu yüzyıllardır hayretle karşılıyorlardı. Aslında o zamana kadar bilimin tamamı belirlenirncilik üzerine kurulmuştu; yani bir bilim adamı, bütün parçacıkların konumunu ve hızını bildiği takdirde, bir deneyin sonucunu öngörebilirdi. Newton’un ardından gidenler, evreni devasa bir saate benzeterek bu inancı özetlerler. Tanrı tarafından zamanın başlangıcında kurulmuş olan bu saat, o zamandan beri Newton’un hareket yasaları uyarınca işlemektedir. Eğer evrendeki her atomun konumunu ve hızını bilirseniz, Newton’un hareket yasaları vasıtasıyla evrenin bundan sonraki evrimini sonsuz doğrulukta hesaplayabilirsiniz. Buna karşın belirsizlik ilkesi, evrenin gelecekteki durumunu belirlemenin olanaksız olduğunu ifade ederek bunların hepsini inkar etti. Örneğin bir uranyum atomunun ne zaman bozunacağı değil, yalnızca bozunma olasılığı hesaplanabilirdi. Aslında Tanrı veya bir ilah dahi uranyum atomunun ne zaman bozunacağını bilemezdi.

Şimdi, elektronlardan birinin dönüşünü nihayet ölçtüj?;ünüzü varsayın. Örnej?;in yukarı doğru döndüğü bulunmuş olsun. Pek çok ışık yılı uzakta olmasına karşın, diğer elektronun dönüşünü de o anda bilirsiniz. – dönüşleri birbirinin ters yönde olması nedeniyle, aşağıya doj?;ru dönüyor olması gerekir. Bu demektir ki evrenin bir yanında yapılan bir ölçüm, evrenin öbür yanında bulunan bir elektronun durumunu o anda, görünüşe göre özel göreliliğe aykırı bir şekilde, belirlemiştir. Einstein, buna “uzaktaki garip eylem”* adını vermiştir. Bu durum, epeyce ürkütücü bazı felsefi çıkarımları ortaya getirmektedir. Bu demektir ki, vücutlarımızda bulunan atomlardan bazıları evrenin öbür yanında bulunan atomlara görünmeyen bir örümcek ağı ile bağlı olabilir, öyle ki vücutlarımızdaki hareketler milyarlarca ışık yılı ötede bulunan atomların durumlarını o anda ve özel göreliliğe aykırı olarak etkileyebilir. Einstein bu fikri hiç sevmedi, çünkü bu, evren yerel olmadığı, yani Dünya üzerinde meydana gelen olayların ışıktan daha hızlı şekilde yol alarak o anda evrenin öbür tarafında meydana gelmekte olan olayları etkilediği anlamına gelmekteydi. Kuantum mekaniğine yapılan bu yeni itirazı duyan Schrödinger, Einstein’a şöyle yazdı: “O makalede … görünüşe göre dogmatik kuantum mekaniğini ceketinin eteğinden yakalamış olduğunu görerek çok memnun oldum.” Bohr’un çalışma arkadaşı Leon Rosenfeld, Einstein’ın en son makalesinden haberdar olunca “Her şeyi bir kenara bıraktık; böyle bir yanlış anlamayı derhal düzeltmek zorundaydık. Bohr, büyük bir heyecan içerisinde derhal sert bir cevabın müsveddesini dikte etmeye başladı” diye yazmıştı.

1931 yılında, ünlü fizikçiye yöneltilmiş her türlü Yahudi düşmanı karalamayı içeren Yüz Uzman Einstein’a Karşı adlı bir kitap yayımlandı. Kitap, “Bu kitabın amacı, Einstein yanlılarının terörüne onlara karşı çıkanların gücünü göstererek direnmektir” diyerek ateş püskürüyordu. Daha sonraları Einstein, onların göreliliği yok etmek için aslında yüz uzmana gereksinimleri olmadığını söyleyerek dalga geçti. Eğer hatalı olsaydı, minik bir gerçek dahi yeterli olurdu. Nazizmin yükselen dalgaianna direnme olanağı bulamayan Einstein, 1932 Aralık ayında Almanya’ dan kalıcı olarak ayrıldı. Elsa’ya Caputh’taki kır evlerine bakmasını söyledi ve üzgün bir ifade ile ekledi, “Arkanı dön, onu bir daha asla görmeyeceksin.” Durum, parlamentonun zaten en büyük gücü olan Nazilerin 30 Ocak 1933 tarihinde nihayet yetkiyi ellerine geçirmeleri ve Adolf Hitler’in Almanya Şansölyesi olarak seçilmesi sonucunda dramatik bir şekilde kötüleşti. Naziler, Einstein’ın emiakma ve banka hesabına el koyarak onu resmen beş parasız bıraktılar ve içinde tehlikeli bir silah bulduklarını öne sürerek Caputh’taki yazlık evini ele geçirdiler. Sonradan bunun bir ekmek bıçağı olduğu ortaya çıktı. Caputh’taki ev, Nazi Almanyası döneminde Nazi Bund Deutsches Madel, “Alman Kızlar Birliği” tarafından kullanıldı. 10 Mayıs günü Naziler, aralarında Einstein’ın kitaplarının da bulunduğu yasaklı kitaplar için kamuya açık bir yakma töreni yaptılar. O yıl Einstein, Almanya’nın gölgesi olan Belçika halkına şunları yazdı: “Günümüzün koşulları altında, eğer bir Belçikalı olsaydım askerlik hizmetini reddetmezdim.” Sözleri uluslar arası basın tarafından taşındı ve derhal ona Nazilerin ve çoğu Hitler’ e karşı çıkmak için tek yolun barışçı yöntemler kullanmak olduğuna inanan barış yanlılarının aşağılamalarını kazandırdı. N azi rejiminin gaddarlığının gerçek derinliğinin farkında olan Einstein, bu duruma hiç aldırmamıştı: “Antimilitaristler, aşağılık bir hainmişim gibi üzerime saldırıyorlar … bunlar, at gözlüğü takmaktadırlar.”

Birleşik alan kuramının gelişimi her ne kadar zor ve yavaş olsa da, Einstein’ı meşgul etmeye yetecek kadar çok sayıda ilginç yenilikler de ortaya çıkmaktaydı. Bunlar arasında en garip olanlardan birisi, zaman makineleriydi. Newton’a göre zaman, bir ok gibiydi. Bir kez fırlatılınca, yolundan asla şaşmadan düz bir çizgi üzerinde ilerlerdi. Dünya üzerindeki bir saniye, dış uzaydaki bir saniyeye eşitti. Zaman mutlaktı ve evrenin her tarafında aynı şekilde ilerlerdi. Olaylar, evrenin her yanında eşzamanlı olarak meydana gelebilirdi. Buna karşın Einstein, Dünya üzerindeki bir saniyenin Ay üzerindeki bir saniyeye eşit olmadığı göreli zaman kavramını ortaya attı. Zaman, gezegenlerin ve yıldızların arasından dalana dalana akıp giden, civardaki gök cisimlerinin yanından geçerken yavaşlay an bir nehir gibiydi. Matematikçi Kurt Gödel, şimdi zaman nehrinin girdaplar meydana getirip getirmeyeceği ve geriye dönüp dönmeyeceği sorusunu ortaya atmıştı. Veya, iki paralel nehre bölünüp bir paralel evren yaratabilir miydi? Einstein’ ın enstitüde komşusu ve muhtemelen yüzyılın en büyük matematiksel mantıkçısı olan Gödel 1949 yılında Einstein’ın denklemlerinin zamanda yolculuğa olanak sağladığını gösterdiği zaman, Einstein bu soru ile yüzleşrnek zorunda kalmıştı. Gödel, bir gazla dolu ve dönmekte olan bir evrenle işe başladı. İnsan eğer bir raketle yola çıkar ve bütün evrenin çevresini dolaşırsa, yola çıktığı zamandan önce dünyaya geri dönmesi mümkündü! Başka bir deyişle zaman yolculuğu, insanın evren çevresindeki bir yolculuk sırasında düzenli şekilde zamanda geriye doğru gidecek olduğu Gödel’in evreni için doğal bir olay olurdu.

Çöken yıldızlar kavramı Schwarzschild tarafından 1916 yılında yeniden ortaya atıldığı sıralarda bilim kurgu olarak kabul edilmekte olan kara deliklerdir. Bununla beraber Hubble Uzay Teleskopu ve Çok Büyük Dizge Radyo Teleskopu, büyük galaksilerin kalbinde gizlenmekte olan elliden fazla kara deliğin varlığını artık doğrulamış bulunmaktadır. Aslına bakılacak olursa, şimdi pek çok gökbilimci göklerdeki milyonlarca galaksinin belki de yarısının merkezinde kara delikler var olduğuna inanmaktadır. Einstein, görülebilir ışığın dahi kaçmasına izin vermeyen, dolayısıyla doğada görülmesi son derece zor olduğu için görünmez olan bu egzotik yarahkların, doğaları gereği tanımlanmasının güçlüğünün farkına varmıştı. Uzak gök cisimlerinin ve galaksilerin içine bakmakta olan Hubble Uzay Teleskopu, artık bize M-87 ve NGC-4258 gibi uzak galaksilerin merkezlerinde bulunan kara delikierin etrafındaki dönen diski gösteren harikulade fotoğraflar göndermiştir. Aslına bakılacak olursa, kara deliğin etrafında dönmekte olan bu maddelerin saatte yaklaşık bir buçuk milyon kilometre hıza eriştiği ölçülebilmektedir. En ayrıntılı Hubble fotoğrafları, kara deliğin tam merkezinde bir uçtan bir uca yaklaşık 100.000 ışık yılı genişlikteki bütün bir galaksiyi döndürecek kadar güçlü, hemen hemen bir ışık yılı çapında bir nokta bulunduğunu göstermektedir. Kendi arka bahçemizde, Samanyolu galaksisinde pusuya yatmış yaklaşık iki milyon Güneş ağırlığında bir kara deliğin varlığı yıllar süren spekülasyonlar sonucunda nihayet 2002 yılında gösterilmiştir. Böylece, Ay Dünya’nın etrafında dönmekte, Dünya Güneş’in etrafında dönmekte, güneş de bir kara deliğin etrafında dönmektedir

Aslında, süper sicim kuramcılarının bazıları, karanlık maddenin belki de yakındaki bir paralel evrenin kütle çekimi olarak açıklanabilecegini öne sürmektedirler. Fakat, süper sicim kuramının dogrulugunu kanıtlamakla ilgili gerçek sorun deneyler degildir. Kuramı dogrulamak için devasa atom parçalayıcılar veya uzay uyduları yapmamız gerekmez. Gerçek sorun, tamamen kuramsaldır: Eger kuramı tümüyle çözecek kadar akıllıysak, yıldızları, galaksileri, gezegenleri ve insanları da kapsamak koşuluyla bütün çözümleri bulabilmemiz gerekir. Şimdiye kadar Dünya üzerinde bu denklemleri tümüyle çözebilecek kadar akıllı hiç kimse çıkmamışbr. Belki yarın, belki de on yıllar sonra, birisi çıkıp kuramı tümüyle çözdügünü ilan edebilir. İşte o zaman, bunun bir her şeyin kuramı mı oldugunu, yoksa hiçbir şeyin kuramı mı oldugunu anlama olanagt bulabiliriz. Sicim kuramı böylesine açık oldugu ve hiçbir ayarlanabilir parametreye sahip olmadıgt için, bu ikisi arasında bir sonuç elde edilemez. Acaba süper sicim kuramı veya M kuramı, Einstein’ın söyledigi gibi doganın yasalarını basit, tutarlı bir bütün oluşturacak şekilde birleştirmemize olanak sağlar mı? Bir tahminde bulunmak için henüz çok erken. Einstein’ın sözlerini hatırlayalım: “Yaratıcı ilke, matematiğin içinde yatmaktadır. Dolayısıyla bir bakıma saf düşüncenin, tıpkı eskilerin hayal ettiği gibi, gerçeği kavrayabilecegini savunuyorum. Belki de bu kitabı okuyan genç okurlardan biri, bütün fiziksel kuvvetleri birleştirmek için gerçekleştirilen bu arayışlardan esinlenecek, bu programı tamamlayacaktır. Öyleyse, Einstein’ın gerçek mirasını nasıl yeniden degerlendirmemiz gerekir? 1925 yılından itibaren her şeyi bırakıp balığa çıkması gerektiğini söylemek yerine, daha uygun bir övgü belki şöyle olabilir: Temel düzeydeki bütün fizik bilgisi, fiziği n iki direğinde, genel görelilik ve kuantum kuramı içinde bulunmaktadır. Einstein bunlardan birincisinin kurucusu, ikincisinin isim babasıydı ve lıer ikisini birleştirmek için gereken zemini hazırladı.

Kaynak
Michio Kaku – Einstein’ın Evreni Kitabı
National geographic – Deha Dizisi
Albert Einstein Benim Gözümden Dünya Kitabı

Yazar

2012 yılında yeni kimliği ve yeni bilgilerle sizlere teknoloji,web programlama,tasarim,güvenlik,internet ve programlar hakkında detaylı bilgiler vermek amaçlı kurulmuş kişisel web sayfamdır.

Bir yorum Yaz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Pinle